19 Kasım 2007

Sait Faik

Dilim dönmez onu ne çok sevdiğimi anlatmaya..sadece bir öyküsünü alıyorum şuracığa:

Barba Vasili, sandalın kıçındaki koltuğu suya bıraktı. Gözü ipte ,küreklere asıldı.On dakika sonra arkamızdaki adayı da görmez olduk.Sis gitgide bastırıyordu.Uzaktan uzağa vapur sesleri,sağımızdan mı gelir, solumuzdan mı?Yakınlarda,pek yakınımızda bir hışırtı da duyar gibi olduk.Hiç bir şey göremedik ama.Bir vapur sanki burnumuzda gibi acı acı öttü.

-Geri mi dönsek Vasili, dedim
-Geri dönemeyiz artık, dedi. Şaşırırız büsbütün. Sen denizdeki ipe göz kulak ol,sağa sola oynamasın.On dakikaya kalmaz karşı adadayız.

İçimi sevinçle bir korku sarmıştı. Yolunu şaşırmış bir vapur bindirebilirdi. Bağırsak üç metreden bizi bir gören olmazdı. Ses sağdan mı, soldan mı, yandan mı gelir fark edemezlerdi.
Hâlâ bizim adadan bir çocuğun haykırışı duyuluyordu. İnce bir kadın sesi de,sesin içinden bir şeyler alarak,kulağımızın dibinde anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyordu.
-Vasili, dedim, bir şeyler göremez oldum.
-Fena bastırdı, dedi.
-Ne yapacağız?
- Ne yapacağız?..Gidiyoruz ya işte!
-Ama bir şey görmüyoruz ki.
-İpi görüyor musun sen, ona bak. Ben onu da görmüyorum.
-Görüyorum.
-Dikkat et sağa sola oynamasın. Onu da göremezsen işte o zaman halimiz duman!
-O zaman ne oluruz?
-Ne oluruz? Diye kendi kendine sorar gibi sordu. Sonra, hiç! Diye cevap verdi. Ne kadar yer ki karşı ada. Elbet buluruz. Bulamasak ses duyarız.
-Duymazsak?
-Duymazsak, sis açılsın diye bekleriz canım.

Kulak verdim. Hayır ses seda gelmiyordu.Biraz daha vakit geçti.
-Varmamız lazımdı şimdiye kadar Vasili, dedim.
Cevap vermeden üç beş kürek çekip arkasına dönüp baktı.
-Na be, dedi, Kınalı.
Bir dakika kadar hiç bir şey görmedim. Sonra harikulâde bir manzara başladı. Serap kelimesinin Türkçesini bilsem, serap diyebilirdim.
Evvela kırmızıların, sora sarıların, sonra koyu esmerlerin, sonra daha açık esmerlerin göğün içinde parça parça, renk renk, silik silik…Sanki yeni yaratılıyormuş gibi bir toprak, bir kara oyunu başlamıştı. Her şey, daha doğrusu her renk soluk, silik, kabından taşmış, yayılmış bir halde büyüye büyüye, şeklini bulup kaybederek, bir şey olmaya çalışıyordu. Önümüzde uçuk, manasız , hattâ garip renklerle boyanmış bir duvar vardı.Bu duvarın boyunca sürü sürü ressamlar
Mücerretten müşahhasa, kaostan şekle doğru giden, bir oyundur oynuyorlardı.
-Aman Vasili, dedim, bu ne hoş şey böyle? Ne acayip oyun bu?
O da baktı arkasına. Güldü.
-Güzel, dedi, Kaloyni.
Tabiat bir Van Gogh dehasıyla önümüze çizilivermişti. Şimdi Kınalı’nın bu yamacı hacimsiz bir şekilde, düz bir satıh gibi kayaları, renk renk topları, yeşili, beyezı, kiremit, gri rengiyle sisin içine büyük bir pano, devasa bir Van Gogh gibi asılmıştı.
Birden değişiyor, bozuluyor, oyun devam edip gidiyordu. Bir sis parçası yerinden süratle kalkıp bir rengi yavaş yavaş güçlükle bozuyor, siliyor, kalktığı yeri açıyordu. Açıyordu ama şekiller hâlâ hacmini almamıştı.
Vapurlar hâlâ acı acı sesleniyorlardı. Bir motor tam burnumuzda peydahladı.

-Rastgele! diye bağırdı sisin içinden biri.
-Eyvallah! dedik.
-Burgaz uzak mı? dedi ses.
-Tam burnunuzda, dedi Vasili.

Motor bir rüyanın içine eriyormuş gibi karıştı. Ta yanımızdan bir harp gemisi, hışımla geçti. Onu sis saniyesinde emdi.
-Onun radarı vardır Vasili, dedim.
-Sen onun radarını bırak. Oltayı karidesi tak!
Elimi çapçağa daldırdım. Karidesi bıyığından yakaladım. Parlak, şeffaf, esmer vücudunu iğneye geçirdim.
-Molivaryanı parlattın mı? Dedi Vasili. Al cıvayı parlat…
-Tamam Vasili, dedim.
-At, dedi.
Daha atar atmaz iri bir iskorpit parmağımı çekercesine yemi kaptı. Oltaya asıldım.
-Hah şöyle! dedi Vasili, asıl. Neme lâzım bize sis, resim, ekmek paramıza bakalım.
Balığı sandala alınca:
-Sen ver bana onu! dedi, ben çıkarayım onu, iğneden geçtim, bir yerini vurur.
O gün Barba Vasili ile o dev gibi, durmadan değişen Van Gogh tablosu önünde, bir sürü sperka, hanos, iskorpit yakaladık. Sis açıldı, kapandı. Renkler ve şekiller büyüdü, küçüldü. Sesler acı avı, tatlı tatlı, garip garip ötüştü, bağrıştı.Sonra güneş ve imbat, sisleri önüne katarak sürüp götürdüler.O zaman, kendimi hikâye ve masaldan sıyrılmış bir halde, küçük bir sandal içinde Kınalı’nın tenha bir kayasının beş on metre ötesinde ekmek parası için dünyanın, İstanbul’un bir kayasının, denizinin bir sandal parçasında saydıklarım gibi mesut buldum.
(Bir Kaya Parçası Gibi-Son Kuşlar'dan)

2 yorum:

atesinsesi dedi ki...

SÖĞÜT

Oyuk kayalar rüzgarın uğultusuyla çınlıyor, vadinin iki yanında yükseliyordu. olgunlaşmış yaban yemişlerini toplayan çocuklar ve kayalara tırmanan dağcılar aynı karede yan yanaydı.

Bazı irice meşe ağaçlarının altında ise iki çıplak beden tek vücut gibiydi, ama bu fotoğrafı çeken çocuk gözleri asla flaş kullanmazdı.



Kayalara tırmanan dağcılar, bu tırmanışta tutundukları iplere hayatta hiç kimseye duymadıkları bir güvenle bağlanır, zirveye vardıklarında kendilerini yeniden doğmuş gibi hisseder, hayatın tüm karmaşalarından uzaklaşırlardı. Kayaların zirvesinden Marmara denizinin tüm koyları görünür, vadinin aşağısındaki bağlarda yeşeren üzümlerin güneşte kalan yüzleri gibi gülümserlerdi.



Şehrin bunaltıcı telaşından kaçanlar aşağıda kayaların arasından sızan su kaynaklarının başına sofralarını kurar, avuç avuç su içer, kayaların oyuk gölgeliğinde suyun sesini dinleyip uyurlardı. Bütün kaynakların suyu birleşir, kayalardan çağlar Dilderesi'ni oluştururdu.


Dilderesi Dilovası'nı ikiye bölerek akar, denize dökülürdü. Çok yakın zamana kadar derenin ikiye böldüğü bu ovada kirazın, üzümün ve her türlü meyvenin envai çeşidi yetişir, rengarenk çiçekler yaşayan tüm canlılara huzur verirdi. Serçeler kiraza doyar, çocuklar kiraz çürüğü yanaklarıyla gülümserlerdi.



Şimdilerdeyse ovayı ikiye bölerek akan derenin suyu denize kadar her türlü kimyasal atıkla tüm canlılığını yitiriyor sim siyah bir renk alıp denize dökülüyordu. Tarihi köprünün yanında suyun kenarında gövdesindeki kabuğun rengi kararmış, yaprakları delik deşik olup çürüme rengini alan söğüt ağacı ölümden beter bir ızdırab yaşıyor, yalnızca düşlerine tutunuyordu. Bir zamanlar dallarının parlak yeşili kabuğundan düdük yapan çocukları ve doğanın şarkılarını söyleyen kuşları özlüyordu.



Dereden etrafa yayılan pis koku fabrikaların bacalardan çıkan gazlara karışıyor ovayı ölümün yeşerdiği bir toprak parçasına çeviriyordu. Burada fabrikalar durmaksızın çalışıyor, para her gün çoğalıyor ama doğa insanın onu hapsettiği sonsuz yalnızlığını yaşıyordu. Bu yalnızlık Pandoranın Kutusu'nu açıyor tüm belaları özgür bırakıyordu.



Söğüt ağacını yavaş yavaş ölüyordu, her şey gibi…



2



İpek yolunun geçtiği ovaya derenin kış aylarında suları yükseldiği için Gebze'de inşa edilen Çoban Mustafa Paşa Külliyesi'yle eş zamanlı olarak Mimar Sinan tarafından yapılan köprünün yanına dikilen söğüt ağaçlarının son varisinin öyküsüydü burada anlatılan…



t.kurt/benimde bu öyküyü seninle paylaşasım geldi dilerim söğüt ağacının ölümünü seyreden bir dünyadan benliğimizi kurtarırız.

lodoscu dedi ki...

Sabah okudum seni.Masa başından kalkıp yaban yemişi toplamaya çıkıverdim birden.Kayalara tırmanan dağcıların ipine sarıldım.
Tepelere dolanan rüzgarların sesini duydum.Günüm efil efil,parıl parıl başladı.

Dilovası'ndan her geçişimde (yıllarca Değirmendere'ye gittim) içim burkulurdu.Günahkâr ellerin ağuladığı bölgenin güzelliğinden gözlerimi ayıramaz,ordan uzaklaştıkça bir yakınımdan ayrılıyormuşum gibi hüzünlenirdim.Herşeye rağmen,her şeye inat etkiler beni o topraklar...

Doğanın içinde, doğanın birer parçası olduklarını unutanlar, söğüdün hüzünlü yalnızlığını anlamaktan çok uzaklar.Belalar ortalıkta kol geziyor.Ama söğüdün yalnızlığını görmezlikten gelenler veya seyredenler kendi yalnızlıklarına razı olmalılar.

Öyküyü benimle paylaşman..kocaman bir armağan.Kelimenin tam anlamıyla şükran duydum,minnet duydum içimde.Evet Temel..dilerim ki söğüt ağacının ölümünü seyreden bir dünyadan benliğimizi kurtarırız.Çok geç kalmadan.