salkım söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salkım söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Şubat 2008

Havalar..


Hava güzeldi. İnsanların genel kabul görmüş inançlarıyla güzeldi hava. Tüllerin içinden güneşin sahte gülümseyişi süzülüyor,odanın beyaz badanalı duvarlarına sırnaşıyordu. Dışarıda normal denenden yüksek bir ısı vardı.

Şaşkın tohumlar görünmez bir telaşa dolanmışlardı..Aslında yine yalancı bir bahar tohumlara dolanmıştı.

‘ Aldanmaya dünden razı onlar da’ diye düşündü kadın. ‘Onlar da korkuyorlar mı acaba? ’ diye sordu kendi kendine..'kızgın soğuğun acımasız nefesinden mi yoruldular yoksa? Şiddetli esintilere boyun bükmek zor geliyordur belki de. Ama bilmiyorlar mı ki hayatta tam anlamıyla olabilmek için var o soğuklar...
Allah aşkınıza kanmayın bu güzel havalara. Daha yaşanacak mis kokulu rüzgarlar, baş döndürücü fırtınalar var.’

Kadın sırtını pencereye döndü ve döner dönmez doyasıya göremediği ama, özellikle kendini kıstırılmış ve içinde yaşadığı dünyaya yabancı hissettiği anlarda dokunabildiği ağaçla göz göze geldi.

Evet onun bir ağacı vardı. İçinde kıpırdayan yapraklara rahatça ulaştığı ve istediğinde günün karanlığından sığındığı bir salkım söğüttü o. Birden gözlerini kaçırdı baktığı yerden. Korkmuştu kendinden yine. Kimseyi iplemezdi, kimseden korkmazdı kendinden başka. İşte yine ‘delirdin mi?’ demişti kendi kendisine..Ardı sıra eleştiren, küçümseyen azarlayan bir dolu söz geliyordu aklına.Artık korkacak başka bir şey göremiyordu belki de ondan, bir tek kendinden korkuyordu yeryüzünde. Olsun gönlünce bakamasa da ağacının var olduğunu bilmek iyi geliyordu ona.


Bütün yaptıklarına rağmen kadın seviyordu kendisini. Sadece ayıyla yavrusu misali biraz hoyrat bir sevgiydi onunki. ’ Daha hoş görülü, daha anlayışlı olmanın zamanı geldi’ diye geçirdi içinden. Esasında istediği için, istediği gibi büyüyebilmek için kendi doğrularını yaşadığını biliyordu gizliden gizliye. Onaylamak, kabul etmek, benimsemek, özümsemek vardı sırada şimdi.

Balkondaki rüzgârgülünün tırıl tırıl sesi onu bir an için kendinden uzaklaştırdı. Mavi ve yeşil renkli, dört yapraklı plastik ve dandik bir rüzgârgülü. Balkon demirinden sarkan büyük asma saksıya saplanmıştı. Plastik sandalyeleri ve üzerlerindeki minderlerle uyum içinde olsun diye almıştı onu..Ama yerdeki sardunya saksılarından birinde bir rüzgârgülü daha vardı.Kimsenin bilmediği. Hani şu kıpkırmızı olan..İçinde canlı kıpırtılar barındıran ve hep özlemli şarkılar mırıldanan. Onun bulunduğu kuytudan çıkacak gücü yoktu. Sakince rüzgârın en cesurunu bekliyordu. Kadın onu da yukarıdaki saksılardan birine almayı istedi. Sonra ikisi birlikte çok gürültü yaparlar diye düşündü. Vazgeçti.

Gün akşama dönüyordu yavaş yavaş. Dinlediği cd’den kuş cıvıltıları ve dalga sesleri geliyordu. Aralara martı çığlıkları da serpiştirilmiş kim bilir hangi okyanusun içinden geçen seslerdi bunlar. Sanki yosun ve iyot kokusu geliyordu bir yerlerden.

Ah evet o artık tatlı sert rüzgârların akmasını istiyordu üzerinden. Ardından dökülecek yağmurlara ihtiyacı vardı besbelli..
Günlerce yağsın yağmur, saatlerce essin rüzgâr. Ve sonra..koyu karanlıkların ardından çıkıversin güneş..en içten gülümseyişinden serpiversin yeryüzüne.

‘Saçmalıyorsun’ dedi içindeki ses bu kez.'Ne demek bu şimdi? Her şey senin istediğin zamanda, beklediğin biçimde olamaz. Sen olana sırtını değil, yüzünü dönmeyi bil önce. Hiç değilse yağınca yağmuru, parladığında ışığı yakalamayı öğrenirsin belki o zaman.'

Sonra yerde duran saksılardan birine eğilip, kırmızı rüzgâr gülünü aldı, üstteki unutmabenileri saklayan saksı toprağına, karşı kıyının hayat vaad eden ışıklarını görebileceği şekilde yerleştirdi. Üzerine üzerine gelen binaların arasından gökyüzüne baktı, bir süre gözleriyle yıldızları dolaştı.Aslında Kuzey yıldızı'nı arıyordu yine. Oysa onu görebilmesi için dışarı çıkması gerektiğini biliyordu. Ama şu anda olmak istediği yerdeydi. İçeri girdi ve kapıyı gecenin yüzüne kapattı.