02 Nisan 2012

Yalancı İstanbul




Anlaşılan bana yalan söylemiş yine şehir. Tam uzanacakken bu dik yamaçtaki yalancı bahara..az biraz daha beklememi istedi yağmurla, rüzgâr.

Ama olsun. Bir yalan söyledi, iki kapris yaptı diye yardan cayacak değiliz ya! İçinde gizlenen asıl baharı yüzüme vuran bu seslerle bu renkler, daha binlerce yıl onu sevmeme yetecektir.

21 Mart 2012

elde ettiğini sevmek..

Başarmak, istediğini elde etmekmiş, mutluluk ise elde ettiğini sevmek..

Elde ettiklerimi sevmediğimi görene kadar istediklerimi elde edememekten çok korkardım ben. Oysa başarı her gelişinde mutluluk getirmeyebiliyor..Ve ne yazık elde olanı sevmek her zaman mümkün  olmayabiliyor..

Telâşla hattâ abartısızca söyleyebilirim ki belli bir oranda da panikle yaşadığım şu hayatımın pek çok yerinde kendime dönüp bakmış ve o ürkütücü soruyu sormuşumdur: Nereye kadar korkacaksın?

Soruyu ürkütücü bulan güvenlik bağımlısı kimliğimdir; huzurda olduğunu bilmeyen iflah olmaz bir densiz o. Ahengin bir parçası olan ruhumsa, dudağının kenarına kondurduğu minik bir tebessümle  izlemekte beni. O huzurlu. Kendinden emin ve biraz da bilmiş ruhum hiç utanmıyor, kimliklerimin ya da takındığım maske/leri/min düştüğünü gördükçe tek tek, eğleniyor...Çünkü o ben'den çok daha fazlasını biliyor:

Yaşamı boyunca hür değildir insan. Sınırlıdır. Bağımlıdır. Buna karşın sınırlılığını kavrayan insan, güvensizliğinden sıyrılıp Sınırsız'a kavuşur.

Düşünüyorum şimdi..küsmeden hayata..ama ille de hayata küsmeden..sınırlarımı kabul edebilsem ben, karşıma çıkan içsel bir dinginliği tam merkezime alsam..yaradılışın kusursuz ahengi içindeki yerimi bulsam ve uğrunda ölümüne yaşayıp ta elde ettiğimi, seviversem sonra…sınırları aşan bu başarı asıl başarı olmaz mıydı?
Her seferinde bundan başkası beni ilgilendirmiyor diyorum kendime. Bunu başarırsam o kadar eksiğim tam olacak, o kadar yanlışım doğrulaşacak ki, gerisini düşünemiyorum, düşünmüyorum.
 

                     Fotoğrafı gönderen dostuma sonsuz teşekkürler:)












ayferbilici

16 Mart 2012

yeniden..

Kişi ihtiyacı olan şeyi bütün dünyayı dolaşarak arar ve aradığını eve döndüğünde bulur. (George Moore)



Dışarıda sürdürülen normal! hayat bütün saçmalığıyla devam ederken birden bir ihtiyaç, bir zorunluluk doğar ve kabuğuna çekilmeye muhtaç olur insan.                  

İçerde olanları kimsecikler bilmez. Kimsecikler bilmemelidir de zaten. Belki..bazen..varsa.. yakındakiler anlar içinize kaçtığınızı ki, o da sadece o kadardır.. 

Düşüncelerinizi pek yavan buluyorsunuzdur artık...Onları kendinizden başkasına açmak, konuşmak, inançlarınızı, duygularınızı paylaşmak, kendinizi anlatmak ve…buradayım demek, burada yaşayan biri var demek zor geliyordur.

Ne yaşamış olduğunuza ve ne yaşayacağınıza değil, neyi, niçin yaşamakta olduğunuza odaklanma vaktiniz gelmiştir. Ne olmayacağınızın ayırdına varıp, ne olduğunuzu görebilmek için, o sıra içerideki işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmek daha önemlidir.    

Aynılaşmış ve de aynîleşmiş dünyada hem zaman hem mekan yorgunluğundan mustarip bir zihni susturmak zorunludur artık. Bu istek Kaf dağınızdır sizin. Şimdi normal olan budur: Dağı görmeyi öğrenene kadar sus pus olmak. Susacak..susturacaksınız.  Tek şart budur. Zihninizi kusacak duruma getiren her tür iç ses susturulacak!  Sonra..susmayı başardığınızda dağın ardında gizlenen esaslı bir dileğe sahip olmaya hak kazanırsınız. Artık gökyüzündeki yıldızları yeniden görmeyi isteyebilirsiniz...Şimdi duymak ve görmek vaktidir.

Eh..istekler sonsuzmuş...Bu pek umutlu ve bir o kadar da kıvrandırıcı hikayeden çıkmayı isteyip istememek size kalmış. İster içine girip olanı biteni  şaşkınlıkla izlersiniz, ister bir kaçış yolu ararsınız…Yalnız burada  bilmediğimiz bir şey vardır…ister isteniiir ister istenmez, onu bilemem, ama duyduğuma göre bu hikayeye giren bir daha kaçacak delik bulamazmış.
 
İyi güzel hoş da..zaten hikaye dediğinin zevki de böyle çıkmaz mıymış!? 

Ressamın imzasını okuyamadığım için yazamıyorum, ama hastasıyım bu resmin! Benimmiş gibi hep burda dursun isterim:)




ayferbilici

03 Ekim 2010

..




Victor Frankl, 20.yüzyılın önemli psikiyatrlarından biri olarak geçiyor literatürde. Nereden aklıma düştüyse düştü, dünden beri onun toplama kamplarında yaşadığı acılarının üstüne çıkışını düşünüyorum..Onun bize anlattığı, bizimle paylaştığı kişisel bir deneyimini "İnsanın Anlam Arayışı" isimli kitabından aktarmak istiyorum..

Frankl, o ünlü deneyimini acınası yaşantısı içindeki sonsuz küçük sorunlarını ( iki hafta önce ödül olarak alınan sigarayı bir parça ekmekle değişmeli mi, tel bağcıkları kopan ayakkabıya bağcık yapmak için bir parça teli nereden bulabileceği gibi küçük sorular bunlar) düşünürken yaşamış ve yaşadığını kısaca şöyle anlatmış:

Hergün, her saat, beni böylesine önemsiz konuları düşünmeye zorlayan bu işlerden tiksiniyordum. Düşüncelerimi başka bir konuya yoğunlaştırmaya çalıştım. Birdenbire kendimi aydınlık, sıcak ve hoş bir sınıfta, kürsüde buldum. Önümde konforlu, döşemeli sıralarda oturan dikkatli bir dinleyici topluluğu vardı. Toplama kampı psikolojisi üzerine bir ders veriyordum! Bilimin uzaktan bakış açısından bakılıp, tanımlanınca, bana o anda sıkıntı veren her şey nesnel bir yapı kazandı. Bu yolla bir şekilde, durumun, o anın acılarının üstüne çıkmayı başardım ve bunları artık geçmişte kalmışçasına gözlemledim. Hem kendim hem sorunlarım, kendi yürüttüğüm ilginç bir psikolojik araştırmanın nesnesi oldu.

**
Benim de bu anlatılana benzer deneyimler yaşamayı başarmışlığım olmuştur. Ancak ben kendi deneyimimi "içinde yaşadığım o anki düşünceyi, duyguyu, tepkiyi fark ettim" cümlesini kullanarak anlatabilirim size. Mesele objektif bakabilmekse o böyle de oluyor, inanın. Anın içinde durmak gibi bir şey bu. Siz tam "acıyor" derken, içinde buluduğunuz durumu -zihnen- dışardan izliyor gibi oluyorsunuz. Bunu yaşamak için biraz istek, biraz özen ve bir kaç dikkat örneği göstermek yetiyor. Sonra o gün, o an durup, bakıveriyorsunuz kendinize. Ve bunu denemek isteyen denediğinde, acının tavının bir anda nasıl geçtiğini şaşkınlıkla izlemekte..

Bunu ancak aynı acıyı tekrar yaşarken ve çok canımı yaktığımda yaşardım.
"O anda ya da o durumda" iken fark etmeler arttırıldığında acının nedenine karşı verdiğimiz tepkilerin tamamen ortadan kalkması işten bile değil oysa. Çünkü yaşanan acı farkedildiği anda gerçekten tavsıyor...Acı yürekte barınmaya devam edemiyor, ne yapsanız:)

Farkında olmak bir geyik ya da şehir efsanesi gibi bir şey değil, an içinde gördüğümüze, duyduğumuza, yaşadığımıza odaklanmaktır ve dışımızda yaşadıklarımızdan kopmadan, içimize..ve içeriden kopmadan dışarıya bağlanmaktır.

*

Şimdi bu gönderiyi bulup, bu paragrafa kadar okumuş olan dosta, küçük bir notum var...sözü fazla uzattığımın farkındayım. Ama buradaki yolculuğumun sonuna geldiğimin de farkındayım. Kısacası yukarıdakiler çok önemli bulduğum ve paylaşmak için heyecan duyduğum son bir kaç cümledir.....

Ve yazdıklarımı okuduğunuz için size minnettarım:)
Lütfen kendinize iyi bakın.

26 Eylül 2010

dar geçit




Av peşindeysek, onu vurmak istiyorsak, doğru bir yerden saldırmalıyız.
Kimsenin av beklemediği bir yerde av arayan biri, sonsuza dek hiç bir av görmeden bekler.

Araştırmaktan yılmamak yeterli değildir.
Bir şey doğru biçimde aranmıyorsa bulunmaz."
(bilgelik kitabından anlık bir tespit:)







Hepimizin hayat planı aynı mı işler bilmiyorum ama, benim yaşantımda yaşadığım her bir şeyin sonu, yaşanacak olanı "ihtiyaç duyduğum kadar" yaşadığımda geliyor.

Görünen o ki; ne istersem isteyeyim, şu an yaşadıklarımı anlamadan ya da şu an elimde olandan razı olmadan bir diğerine gitmeye geçit yok bana. Aşılmış yollar uzadıkça, aşılacak yollar daralmakta.

İşin taa başına, "benim derdim kendimle" dediğim günlere döndüğümde, bu tespiti çok önceleri yaptığımı hatırlıyorum; benim törpülenmem gerek demiştim; düşüncelerimle tepkilerimi bilinçli ve de gönüllü olarak değiştirirsem yaşadıklarımı da değiştirebilirim demiştim.
Daha doğrusu, atıyorum, en az iki bin yıldır söylenegelmiş bu tür sözlere ben iki bin yıl sonra inanmışım. Çok geç kalmamışımdır umarım!

**
Bir arka planın önündeki amacım kendimi plana uygun hale getirmekti. Törpülemek ve esnetmekti beni. Biçim vermekti..Hepsi buydu ve bu kadar basitti. 
Oysa bugün yanlış, "geliyorum ha!" diyorken ben engel olamıyorum;
Yanlışı yaparken, yapma! diyorum ama..yapıyorum.
Yanlışı derken, deme! diyorum ama..diyorum.
"O olmadı madem şu bildiğimi yapayım " diyorum ama..yapamıyorum. 
Bilmeyi istedikçe bilmenin yetmediğini öğreniyorum. Bu sürecin neredeyse ömür boyu devam edeceğini öğrenmek, o koca törpünün benden bir toz zerresini bile sökemeyişini katlanılır hale getirmiyor.

Kendime değil ama, beceriksizliğime ve kifayetsizliğime....sinir oluyorum!!!
Ama..her şeye rağmen ve de sanırım..içinde bulunduğum döngüyü -az da olsa- görebiliyorum. Bu da iyi bir şeydir, umarım.

**

"Bir adam dış dünyadan kaynaklanan korkular ile umutların eline düşer, bu durumdan kurtulmayı başaramazsa, kişiliği iç tutarlılığını yitirir.
Böyle bir tutarsızlık her zaman üzücü sonuçlar doğurur(...)

Onun başına gelenler salt dış dünyanın yarattığı etkilerin sonucu değildir, aynı zamanda kendi doğasından kaynaklanan eylemlerin doğal sonucudur."
(bilgelik kitabından bir başka tespit:)

16 Temmuz 2010

Sorularım kurcalanıyor

İçinde bulunduğum durum ve yaşantılarımın dönüp durduğu çember işte buydu: Bir taraftan yoğun acılarla yaşamak, diğer taraftan ise acılardan kurtulmak için yazgıyla uyum içinde, bilinçli bir çabalayış. Bilincimin belki de bilincimden gelen seslerden ilkinin kararıydı bu. İkinci ses ise, daha sessiz ama daha derin ve daha kalıcı yankılarla, ayrımlı bir yönden yaklaşıyordu duruma.


(....)Bu ikinci ise, acı çekmenin tatlı yönlerinin, onun gerekliliğinin şarkısını söylüyor; acının üstesinden gelmek ya da onu yok etmek istemiyor, tersine, acıda derinleşmek, onu canlı kılmaktan söz ediyordu.


Sözlere dönüştürdüğümüzde, şöyle diyordu ilk ses kabaca: Acı acıdır, bu konuda pazarlığa gerek yok. Acıyla acı çekilir. Acının üstesinden gelebilecek güçler vardır. Öyleyse ara bu güçleri, onlara özen göster, onları deneyimle, kendini onlarla donat! Ama eğer sonsuza değin sürekli acı çekmek istiyorsan, o zaman sen bir delisin, iradesizin birisin.


Kabaca çevirdiğimizde şöyle diyordu ikinci ses: “ Acı yalnızca acı verir, çünkü sen ondan korkuyorsun. Acı onu büyüttüğün için acı verir. Ondan kaçtığın için ardından gelir. Kaçmamalısın, gözünde büyütmemelisin , korkmamalısın. Sevmelisin. İç dünyanın derinliklerinde çok iyi biliyorsun ki, yalnızca tek bir büyü, tek bir güç, tek bir kurtuluş ve tek bir mutluluk vardır ve ona da 'sevmek' denir. Öyleyse sev acıyı! Ona karşı koyma, ondan kaçma! Tadına bak, içinin ne denli tatlı olduğunu göreceksin, kendini ona ver, karşı koyma ona! Acı veren, yalnızca senin karşı koyuşundur, başka bir şey değil. Acı acı değildir, ölüm de ölüm, eğer sen onları acı ve ölüme dönüştürmezsen.
Hermann Hesse-BOZKIR KURDU'NUN DÜŞ YOLCULUKLARI /Bir parça anı Defteri (sf.169-170)Remzi Kitabevi 



Hesse sorularımı cesaretlendirip, onlara ışık tutmakta.

Ama , cevabı bilene değin sürmeli sorular.


                                        Orijinal Foto: Martin Harvey

11 Temmuz 2010

başkalarının mut..suzluğu

Ben dahil pek çok insan, en azından belirli bir zaman için olsun hayatın acımasız olduğuna inanmışızdır. Bu zamanlarda mutlu olmamızı, onmamızı, onurlanmamızı, payelere layık olmamızı istemez Hayat. Onun işi bizim ayağımızı kaydırmak, belimizi bükmek, canımızı yakmaktır.

Büyük yanılgı!

Acımasız olan insandır; eğer isterse acımasızlığının sınırı bulunmaz insanın. Sadece diğer insana (ya da tüm tabiata) değil, insan kendisine de acımamaktadır. 


Oysa her an için sevecen, şefkatli, koruyucu bir öğretmendir Hayat.
Sadece öğrenmemekte ısrar eden öğrencilerine, derslerini ağırlaştırır. İnsanın, onuruna yakışanı yaşaması için böyle yapmaktadır.

"Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir." (Bertrand Russel)


Başkalarının mutluluğunu gölge ettiği sürece üzerine, doğru soruları soramaz kendisine..Bilirsiniz siz de..karşılaşmışsınızdır en az biriyle...
"Kendimi nasıl mutlu kılarım?" diyen bir soru dururken ortada, onlar diğer mutlulukların nedenini sorarlar. Ve bu çift yönlü acımasızlığın gölgesinde bir yanda kendi doğmamış* sevinçlerini öldürürken, diğer yanda başka sevinçlere (belki de birinin yaşama sevincine) tecavüz ederler. 

Kendisine ve/veya başkası dediğine..acımasızlık eden insanın kendisidir. Ve ne yazık ki bu, Hayatın değil, yalnızca..ama yalnızca kendi seçimidir.



Son söz: Fiilin sonuna üçüncü çoğulları takarak kendimi tenzih ettiğim düşünülmesin lütfen..Bugüne değin kimsenin mutluluğuna bilerek isteyerek göz diktiğimi hatırlamasam da, vardır herhalde benim de vukuatlarım.






Fotoğraf için sevgili eski dosta teşekkürler.